Kırbaç Reis Önce Eline Sonra Ağzına Verdi | Mizahi Öykü | MiskinAdam
KISA ÖYKÜLER

Kırbaç Reis Önce Eline Sonra Ağzına Verdi | Mizahi Öykü

mizahi öykü - kısa öykü

Kırbaç Reis, yaşanmış olaylardan hikayeleştirildi. 

 

Sene bilmem kaç. Aslında bilirim ama yakın tarihe denk geldiği için söylemek istemem. Neyse işte, o zamanlar ayranım yok, içemiyorum; arabam var, binemiyorum. Anlayacağın, sahip olmak ile olmamak arasında fark varsa bile bu beni hiç ilgilendirmiyor.

İçtiğin ayranın yeri, bindiğin arabanın deposu kolay dolmuyor. 

Anladık: Cennet bahçesi gibi ülkemde, ıspanaklar, Temel Reis’e, Safinaz’a ve onların yedi sülalesine anca yeter. Biz de zaten ıspanağa el uzatmadık, uzatmayız. Hem kolay mı? Sırtlan olsak aslanınkine; kaba ve sakallı olsak Temel Reis’inkine ortak olurduk ama bizden olsa olsa beyaz güvercin olur. O yüzden ya elimize verirler ya ağzımıza; bazen evrak bazen zeytin dalı.

Laf lafı açtı. Bağışla. Demem odur ki:

Bari sen çok görme bana yirmi yaşındaki bir otomobili. Terimizle suladığımız ağaçlardan, altı üstü bir tane elma koymuşuz cebimize, çok mu? 

Bir günlüğüne de olsa, hafta sonu Beykoz ya da Florya sahiline seyahat edip kafayı boşaltmalı insan. Bunu neden yapmayız ki zaten. Sahi, İstanbul’un dili olsa şüphesiz evlatlıktan reddedeceği semtler var. Bu semtlerde yaşayan insanlarda boşaltacak bir kafa yok mudur acaba? Yoksa her fakir gibi onlar da başka uzuvlarını boşaltarak mı eğlenirler sadece?

Sen bana bakma. Ben, oto sanayiye gitmekten fırsat bulamıyorum ki akayım sahillere. Bu arada, sanayi deyip geçme; orası da mucizeler diyarıdır. Konumuz da bu ya…

Bir gün, benim emektarın şanzımanı yağ kaçırmaya başlayınca yine sanayide aldım soluğu. Piç ettik bir hafta sonunu daha. Kızsan kime kızacaksın? Bu böyledir: İnsan misali, arabalar da yaşlandıkça altına kaçırır. Avrupa’da olsa bunu çoktan hurdacıda presletip jilete çevirirdi Allahsızlar. Bizdeyse yaşlıya hürmet sonsuzdur. Hele kendi irademizle sahip olduğumuz malları, fosilleşmeye yüz tutsalar bile değiştirmeyiz, inadına! 

Kime olacak, Avrupa’ya inat!

Neyse. Ustaya sordum, nedir bunun günahı?

Ustayı da görmen lazım. Çük kadar boyu, yarım porsiyon omuzları var. İstese arabayı lifte kaldırmadan bile girebilir altına ama yok! Bir elinde levye, diğerinde ışıldak, illâ kaldıracak malı; çırağının yardımıyla. 

Çırak desen ayrı bir dünya. Ustasının aksine, hiç hacet gidermeden habire yemiş sanki. Tulumun içine sığmaz bir çocuk. Top gibi, topaç gibi bir şey. Buna mukayyet olmak lazım. Ezkaza düşüp yuvarlansa, bayır üzerine kurulu Pendik oto sanayiden hızlı tren istasyonuna kadar, herkesi önüne katar da kimse durduramaz veledi. Yine de hızlı çocuk doğrusu. Kaş göz komutunu aldığı gibi bastı liftin tuşuna, astı arabayı tavana.

Usta, elindeki ışıldağı bir o yana bir bu yana çevirip baktı.

“Şanzıman keçesi değişmeli”

“Olsun usta. Değiştiriver sana zahmet”

“Yalnız, o iş öyle kolay değil. Komple şanzımanı indirmek lazım”

Anlaşıldı anlaşıldı. Bu hafta sonu da yayan kaldık. Sağlık olsun. Haftaya erkenden gelip arabayı alırım, diye düşündüm. Öyle de oldu. Haftaya aynı gün, ustayla birlikte açtık kepengi. Parayı verdim, anahtarı aldım. Tam arabaya bineceğim ki o da ne? Aracın altında ufak bir göl oluşmuş. 

“Ee bu halen daha yağ kaçırıyor!” 

Ben böyle söyleyince, tulumuna kemer niyetine bağlamakta olduğu şambreli geri çıkardı. Çırağı yanına çağırır, çırak gelmez. Gelmesini emreder ama ısrarları nafile. Çırak, bir adım bile atmaz. Yahu, gitsene be çocuk. Ustan bir şey söyleyecek ki çağırıyor seni. Bunlar, gelirsin gelmem oyunu oynarken ben olanı biteni anlamaya çalışıyorum. 

Bir süre sonra vitaminsiz usta kükremeye başladı. Öte yandan yüz kiloluk çocuk tir tir titriyor. Derken bir adım usta atar, bir adım çırak atar ve ortada buluşmazlar mı? Az önce kemer olan şambrel kırbaca, Pendik oto sanayi ise striptiz kulübüne döndü. Çırağın hali içler acısı. Her kırbaç darbesinde kaşıktaki jöle gibi sallanıyor çocuk. Neyse ki usta erkenciydi. Benim ayırmama kalmadı, işini bitirdi. Kemerini (şambrelini) bağlayıp sigarasını yaktı. 

“Senin şanzımanı tekrar indirmemiz lazım”

Bunu dedi ya ufak bir histeri krizi geçirecek oldum. Keşke bir posta da beni kırbaçlasaydı da şanzımanı tekrar indirmekten bahsetmeseydi. Yapacak bir şey yok. Mecbur, haftaya tekrar geldim; aynı gün aynı saatte. 

Selam bile vermeden ilk iş eğilip arabanın altına baktım. Yerçekimine direnen bir parça yağ damlası, şanzımandan düştü düşecek. 

“Usta, bu şanzıman sızdırıyor sanki”

“Yok yahu. Yağ lekesidir o”

Çırağa bir kaş göz, hop araba yine liftte. Usta, elindeki kirli bezle yağı sildikçe yeni bir damla beliriyor aynı yerde. Sanki dersin şanzıman nezle olmuş. Şanzımana ne oldu oldu, ben asıl çırağı düşünüyorum. Çünkü usta, şambreli çözmeye başlamış. 

“Bayım, sakin olun lütfen!”

Şakkk! 

“Yahu, çocuğun ne suçu var?”

Şakkk!

“Şanzımanı tamir eden sen değil misin?” 

Şakkk!

“Çırakların şanzıman tamir ettiği nerede görülmüştür?”

Şakkk!

Fark ettiğim anda sustum: Meğer benim her bir sualimde bir kırbaç darbesi daha iniyor çocuğa. Ustada fantazi mi yok! Adeta ritim tutuyor bana o* çocuğu. “Yahu tamam, önemli değil” demek üzere ağzımı açacak gibi oldum; baktım kı kırbaç havaya kalkıyor, hemen kapattım çenemi. 

“Sen, iyisi mi yarın tekrar gel” 

Ne yarınlar bitti, ne dayaklar… 

En sonunda niyeti bozdum. Bu kez dayağı usta yemeliydi. Elimi kemerime attım ki sağ tarafımdaki merhametli melek beni uyardı: 

“Sakın ha! Oto sanayide olduğunu unutma. Sen şimdi bu ustaya değil sille vurmak, sesini yükseltecek olsan levyesini kapan sanayi ustası buraya damlar. Hiç öyle sorun nedir, kim haklı, kim haksız, niye bağırıyorsun diye sormazlar. Seni varya önce sessize, sonra titreşime, en son uçak moduna alırlar valla”

Sanırım haklıydı. Çırağın trajikomik durumuna içim parçalansa da vicdanımın sesini şiddet yöntemiyle susturamazdım. Onun yerine sağlam bir bahşiş attım çocuğa. Üzerine bir güzel de nasihat verdim; kenara çekip: 

“Yahu şanzımanı tamir eden usta, dayağı yiyen sen. Ne kabahatin var?”

“Bilmiyorum ağabey. Usta tamir ederken ben sadece alet tutarım ona”

“Bak delikanlı. Ustayı usta yapan el aletleridir. Aleti iyi tutacaksın. Gerekiyorsa ellerin dolu olduğunda ağzına alacaksın ki ustan rahat çalışacak”  

-SON-

Bu öyküde, gerçekten yaşadığım bir olayı, mizah yoluyla hikayeleştirmeye çalıştım. Yapacağınız yorumları merak ediyorum. Aşağıda, kolayca yorum yapabileceğiniz bir alan var👍

MiskinAdam | Anı & Mizahi Öykü


Yeni yazılarımı Instagram'da duyuruyorum. Takip et, iletişimde kalalım ✔️

26 Yorum “Kırbaç Reis Önce Eline Sonra Ağzına Verdi | Mizahi Öykü

  1. Paki Reply

    😀👏 Bayıldım üstat👏
    Terimizle suladığımız ağaçlardan, altı üstü bir tane elma koymuşuz cebimize, çok mu?
    Hayat detaylarda gizlidir ya hani o kadar güzel kaleme almışsınki bir solukta okurken gözümde canlandırarar gülümsettin.

  2. EMİN DEMİRBÜKEN Reply

    Madem miskinadam sansürsüz bir platform o ustanın ben ta a. Koyayım. Araç sahibi olup bu model ile karşılaşmayan yoktur. Mizahı bir kenara koyup akşam evine kadar takip edip yağ sızdırmak lazım o ustadan. Kalemine sağlık yinede kardeşim benim.

    1. miskinadam Post author Reply

      Ne yalan söyleyeyim, böyle yorumlar okuyunca duygulanıyorum. Çok teşekkür ederim. Kitap yazma düşüncem var ama tam pişmeyi bekliyorum. Üstadlarımdan eğitim alıyorum şu an. Kitap sayfalarında buluşmak dileğiyle…

  3. Andaç Reply

    Oooo:))) alt metin fenaaa. Ben tam tersini düsünuyorum, usta olabilmek için sadece elinin çalışması gerektigini. Cünku o çırak bir gun usta oldugunda,o da eli doluysa agziyla aletleri tutacak bir cırak arayacak. Ve bu duzen hep boyle gidecek. Birileri bazı duzeni bozmadikça, adı ustunde düzen, boyle gidecek. Hollywood da senaristler birligi bir ara toplu grev yaptilar, hic biri 1 kelime yazmama kararı aldi ve Amerika’da dizi sinema sektörü durdu bir süreligine. Usta, yonetmen yapimci gibi gorunur ama asil ustanın kim oldugunu yada ekip isi oldugunu cok guzel anlattilar 🙂 senin hikayende de usta ve cirak bir ekiptir, biri sadece daha deneyimlidir. Tripot gibi 3 ayak birebir, tıpatıp aynidir ama biri kirilirsa, o tripot bir boka yaramaz:)) Hikayedeki baglantı
    ve vermek istedigin meşaz cok iyi bu arada 😀

    1. miskinadam Post author Reply

      Oyunculuk ve kurgu deneyimi olan birinden, böylesi bir yorum okumak beni ayrıca onore etti. Teşekkür ederim @Andaç.

    1. miskinadam Post author Reply

      Henüz yeni okuduysan ayıp sana doğrusu.
      (Yanlış anlaşılmasın: Kendisi eşim olur)

      Yorum için teşekkürler Esra Hanım 🙂

      1. esra Reply

        Bünyamin beycim , bu güzel yazınızı bilerek iş başı günüme ayırdım. bilirsiniz ki bizim buralar çok can sıkıcı. Günüm aydın güzel geçsin diye size ihtiyacım vardı.:)

  4. ezgi Reply

    merhaba tesadufen sayfanızı buldum çok ılgımı cekti. coşkulu bır anlatımınız var..dıger yazılar ıcın de dıyorum.
    bu hıkayeye gelınce , hikayenın son satırlarındaki öğütte anlatılmak ıstenenin ne oldugunu anlamaya calıştım fakat hikayeyle ılıskı kuramadım. yorumlara baktım herkes anlamıs . acıklayabılır mısınız? takıldım. kendımı mal gıbı hıssettım suan:(

    1. miskinadam Post author Reply

      Merhaba; öğüt kısmında aslında parodi var. Gücü elinde bulunduranların ya da yönetenlerin, yönetilenlerden beklentilerini vurguluyor. Tabii, bu beklentilerin ne kadar yersiz olduğunu ima ediyor. (Öykü’nün anlamı açıklanmaz ama sizi kırmak istemedim) 🙂 Sevgiler

  5. Emre Reply

    Afyon’da doğdum, büyüdüm. Benim berber dükkanında 3 berber çalışırdı. Dükkan adını kurucusu Kemal Ağabey’den almış. Kemal Ağabey bir kaç yıl sonra Alkolik Mehmet’i kendine ortak aldı. Ekibe en son genç yetenek Faytoncu Mehmet dahil oldu. Lakabından da anlaşılacağı gibi ek gelir olsun diye hafta sonları fayton sürerdi. Davul, zurna ekibiyle gelini kız evinden alır, damat evine götürürlerdi. Bir de çırak İt Ahmet vardı. Kemal Ağabey’in bir mahallelisinin çocuğu.

    İt Ahmet bir döngü içinde üç silahşörler tarafından tartaklanırdı. Kemal ağabey sol eliyle ense köküne tokat atardı. Alkolik Mehmet, çocuğun kaba etine sol ayak iç plase çalışırdı. Faytoncu Mehmet de at kırbaçlamaktan alışkanlık olsa gerek havluyu eline burar havluyla çocuğun kafasına seri darbeler indirirdi. Çay demlemek için kullanılan piknik tüpünün gazının ansızın bitmesi Kemal Ağabey’in en hassas olduğu noktaydı. Tüp bittiği an sorumlusu İt Ahmet’ti. Alkolik Mehmet de Köfteci İrfan’da kuyruğa girilip alınmak suretiyle dükkana gelen ekmek arası köftenin içindeki soğan miktarının dilediği gibi olup olmaması konusunda çok hassastı. Faytoncu Mehmet sakal tıraşında başarısız sayılırdı. Bıçağı kaçırıp müşteride kesik olursa kabahat elbette suyu ısıtan İt Ahmet’indi.

    Ben en son gördüğümde İt Ahmet 12-13 yaşında, bense 18 yaşındaydım. Şimdi 32-33 yaşlarında falandır. Çok merak ederim acaba bu İt Ahmet nasıl bir adam oldu?

    1. miskinadam Post author Reply

      Gülsek mi ağlasak mı dediğimiz bir öykü daha. Çok güzel anlatmışsın abi. Bütün sahneler gözümde canlandı 👏🏻 Bence İt Ahmet şu an, kendisine saygısı olmayan bir insan olmuştur. Tutunamayanlar sınıfında iyi kötü yuvarlanıp gidiyordur. Çünkü öyle bir alt yapı ile onurlu bir insan yetişmesi çok zor. Yine de zoru başarmış olmasını umarım. Yorum için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni yorumları e-posta aracılığıyla bana bildir. Ayrıca yorum yapmadan da abone olabilirsiniz.

Bu yazı ilgini çekti mi?

Yeni yazılarımı Instagram‘da duyuruyorum. Takip et, iletişimde kalalım ✔️