Her Gün Aynı Günü Yaşayan Karadeniz İnsanı | Kısa Öykü | MiskinAdam
KISA ÖYKÜLERYeni Yazı!

Her Gün Aynı Günü Yaşayan Doğu Karadeniz İnsanı | Trabzon Of’tan Kısa Bir Öykü

Siz, hiç canlı bir anı okudunuz mu? Öyleyse sıkı durun! Bu satırlar; Doğu Karadeniz bölgesinde, Trabzon’un Of ilçesinde, birileri tarafından anbean yaşanıyor. Hemen şimdi; şu anda aynı şeyler tekrar ediyor.

Bölgeyi şöyle hayal edebilirsiniz: Denize paralel bir şekilde sıra sıra dağlar var.
Neredeyse her iki dağın arasından denize dikey yönlü akan dereler ve derelerin bitişiğinde asfalt yollar var.
Köy yollarının buluşma noktası olan asfalt yollar, dereyle birlikte çeşitli virajlar çizerek sahil yoluna bağlanır.

karadeniz-de dereler

İşte, o asfaltlardan birinin kenarında, Trabzon‘un Of ilçesine bağlı bir köydeyiz. Belediyenin buraya koyduğu paslı, sac durağın, bol kıymıklı bankında oturuyoruz. Bu duraklar, birer kilometre arayla sahil yoluna kadar devam eder. Her durağın karşısında bir de köprü vardır. Bu köprüler de şu an bize doğru yaklaşan arabadan anlayacağınız üzere, derenin öbür tarafında kalan köyleri asfalta bağlar.

Köprüyü geçip burnunu sahil yönüne çeviren hususi araç, önümüzde duruyor. Az önce yerden koparıp ağzıma kürdan gibi takmış olduğum otu tükürüp, kuzenimin kolundan çekiştirerek arabaya bindiriyorum. Kendimi de arabaya attığım gibi, selamunaleykum diyor ve selamın noktası sayılan kapı kapatma hamlesini yapıyorum. 

Tak! 

“Aleykumselaaam. Of’a mi?”

Aslında bulunduğumuz yer de Of’a bağlı ama buralarda “Of’a mı?” sorusu, “ilçe merkezine mi gidiyorsunuz?” sorusunun kısaltmasıdır. 

“Evet ağabey, Of’a gidiyoruz”

“Sen kimun uşasun?”

“Dursun Ali’nin Mustafa’nın oğluyum”

“Ula o şerefsuz deden ne ediy? Oğa de ki, Ayazoğun Murat diy ki, şerefsuz deden beni bi arasun. Hahahah sen ole deya, o anlar”

Kuzenim hem bu diyaloğu hem de olup biteni hayretle izlerken, Murat Bey amca ile aramızdaki sohbet, sık virajlarda azalarak son buluyor. 

Kısa bir sessizliğin ardından kuzenim kulağıma eğilip soruyor:

“Tanıyor musun bu adamı?”

“Hayır”

“E neden bindik arabasına?”

“Aynı yöne gidiyoruz diye…”

“Görmüyor musun adam ne kadar kaba ve ağzı bozuk”

“Hım, şimdi anladım. Bizim buralarda böyledir kuzen: Doğası gibi, insanı da yabanidir.”

Kuzenimin sorgulayan gözlerine bakılırsa biraz daha açıklama bekliyor.

“Şu gördüğün dere var ya; denize yaklaştıkça geçtiği her köyün, büyük küçük tüm su kaynaklarının buluşma noktası, toplayıcısıdır. Önce iki köyün su kaynağı, sonra dört köyün, sonra sekiz köyün derken, yüksek yerleşim bölgelerinden sahile varana kadar onlarca köyün suyu bu yatakta birleşir. Bu yüzden dere, denize yaklaştıkça iyice kibirlenir, kabarır, kabalaşır. İnsanları da böyledir.”

Şehir çocuğu kuzen, bir şeyler anlamış gibi ama eksik kalan yerler olduğu besbelli. Aksi halde, kulağını çanak anten gibi ağzıma doğru tutmaya devam etmezdi.

“Yaşı büyük veya küçük olsun, köylüler sabah uyandığı gibi kahvaltısını yapar, üst baş giyinir ve asfalt kenarındaki duraklara inerler. Tıpkı köylerdeki küçük su kaynakları gibi.”

“Evet. Tamam”

“Üstten aşağı gelen sivil araç sürücüleri, duraklardaki insanları toplar. Sahile yaklaştıkça araçlar kalabalıklaşır, şoförleri kabalaşır. İyice dilleri çözülür. Tıpkı dereler gibi.”

“Haha… Evet”

Belli ki kuzen, doğa ile toplum arasındaki ilişkiyi kavradıkça keyifleniyor. Biraz daha anlatmam için LNB görevi gören kulak zarını, serçe parmağıyla temizliyor.

“Az önce sana hakaret gibi gelen kaba sözler, buranın insanı için samimiyetin ve doğallığın bir parçasıdır.”

“Tıpkı dereler gibi”

“Hay yaşa be kuzen. Aynen öyle!”

“Vallahi çok enteresan”

Kuzen, kafasını çay bahçelerine doğru çevirdiğine göre, konuya olan ilgisi veya şaşkınlığı geçmiş olmalı. Batı’dan gelen insanların, çay bahçelerine donuk gözlerle bakmaları tuhafıma gidiyor. Birkaç tane değil ki; kafanı nereye çevirsen çaylık görürsün. Bu kadar göz mesaisi fazla değil mi?

of-hayrat köy yolu

Nihayet araç, Of’un merkezine yaklaştı. Bizden üç durak sonra arabaya binen on – on iki yaşlarındaki iki arkadaş, ulaşım bedelini ödemek üzere boğazlarını temizliyor:

“Öhhö… Allah razı olsun ağabey!”

Vay kurnazlar. Gönüllerinden koptuğunca üç-beş kuruş benzine destek parası vermektense ödemeyi yüce makama havale ettiler mi? Vallahi ettiler. Tabii, Murat Bey amca yer mi? Adeta kükrüyor:

“Paray vercesuz paray!”

Kuzen yine şok oldu. Gözlerinde; bu adam neye, neden bağırıyor, sorusu belirmiş durumda. “Sonra anlatırım” anlamına gelen bir bakış ve bıyık altı gülüşle beklemeye alıyorum onu. Yol ücretini dua ile ödemeye çalışan çocukların rengi solmuş ama kararlılar. İsterse kararlı olmasınlar. Ceplerinde beş kuruş olmadığından eminim. Araç henüz durmadan, sürgülü kapının açma kolunu tıkırdatıyorlar.

Klik!

Artık kapı kilidi serbest. Birazdan sürgülü kapı arabanın hızıyla birlikte gerisingeri vuracak. Murat Bey amca yavaşlamak, hatta durmak zorunda. Tabii eğer veletlerin, parke yola, bok çuvalı gibi düşüp dolgu malzemesine dönüşmesini istemiyorsa…

Araç, belediye binasının önünde durunca cebimdeki bozuklukları çıkarıp, kül tablasından bozma bozuk para haznesine, bağış yaparmış gibi bırakıyorum.

“Dedene selam solema unutma”

“Aleykumselam”

Tak!

Araçtan inip kapıyı kapattığım anda kuzen basıyor kahkahayı: Ayı desen, ayı değil; insan desen, insan değil. Neydi, kimdi bu Murat Bey amca? “Paray vercesuz paray!” cümlesinin de “parayı vereceksiniz!” anlamına geldiğini çözmüş olmalı. Kafasında deli sorularla fotoğraf makinesini çıkartıyor çantadan. Hoş, etrafta fotoğrafını çekmeye değer pek bir şey yok ama olsun bakalım; hevesini alsın.

Sanırım bana hak vermiş olmalı ki, memleketin dört bir yanında görebileceğimiz güvercinlerden birini, yakın çekim pozlamaya kalkışıyor. Estetik açıdan benzemese de avına yaklaşan aslan edasıyla ama daha çok, alaturka tuvalette oturur gibi yakınlaşıyor. Ufak adımlarla iyice sokuluyor güvercine. Yok hayır, bir adım daha atarsa korkup kaçacak. Biraz da kollarını ileriye doğru uzatıyor. Tam deklanşöre basıp başarılı bir makro elde edecekken fırıncı Ahmet ağabey sesleniyor:

“Ola ne ediysun oriya”

Ahmet ağabeyin sesini, fata fata fata kanat sesleri takip ediyor.

“Fotoğraf çekiyordum”

“Ne fotorafi?”

“Makro çekim güvercin”

“Haağğ… Sen kaldun avara”

Elbette bir tercümana ihtiyaç var. Kuzen yine çeviri yapmam için soru işaretli göz bebekleriyle bana bakıyor. Gülmem bitsin, anlatacağım. Koluna giriyorum ve yürümeye devam ediyoruz.

“Sen kaldun avara, derken şunu demek istiyor: Yani işin güç yok, belli ki avare gibi geziyorsun. O yüzden güvercin fotoğrafı çekiyorsun”

“Amatör fotoğrafçılık, ne zamandan beri avarelik oldu?”

Bunu anlatması uzun sürer. O yüzden sessizce yürümeye devam ediyorum. Lise eğitimi aldığım okulun önüne kadar yürüyoruz. Okul ile aramızda bir dere var: Üzerinden hem yayaların hem de araçların ortak kullanımına açık olan bir köprü geçiyor. Köprüye yaklaştıkça gülüyorum. E tabii, kuzen de neye güldüğümü merak etmiyor değil. Anlıyorum. O sormadan anlatmaya başlıyorum:

“Kışın bu dere yatağında öyle ayaz eder ki, köprüyü karşıya geçene kadar donma tehlikesi yaşarsın.”

“O kadar soğuk oluyor mu?”

“Olmaz mı? Genç yaşta romatizma sahibi oldum bu köprü yüzünden.”

“Demek ki sıkı giyinmek lazım.”

Bunu dedi ya kıkırdama şeklinde olan gülmelerim yerini kahkahaya bıraktı.

Bu gözleri nerede olsa tanırım: “Neye gülüyorsun?” demek istiyorlar.

“Anlatayım dinle kuzen. Tam dört yıl boyunca, okul pantolonumun altına içlik giymedim de şu köprü, sabahları canıma okudu biliyor musun?”

“Zorun neydi?”

“Olur da ansızın gelişen bir kurlaşma neticesinde, aynı gün biriyle sevişirim ihtimali yüzünden.”

Bu defa kuzenin kahkahası beni bastırmaya başlıyor. Tam bitti derken yeniden basıyor kahkahayı. Ben de eşlik ediyorum ama ne yalan söyleyeyim, o bir o kadar daha iştahlı gülüyor. Açıklama yapmak için soluklanmasını bekliyorum.

“Ne bileyim kuzen. Ergenlik çağlarımızda, Trabzon’un Of ilçesinde yaşadığımızın ayırdına varamıyorduk. Sanki Avrupa’dayız da bir anlık kıvılcımla kendimizi sevişirken bulabiliriz, zannediyorduk. Oysa burada sevişmeden önce güven kazanmak için en az bir-iki aya ihtiyaç varmış.”

“Peki, o neyin güveni?”

“Senle seviştikten sonra bu anımızı arkadaşlarıma anlatamayacağım, anlamına gelen bir tür güven verme süreci diyelim. Malum, burası küçük yer. Biriyle sevişirsen adı çıkabilir. Adı çıkınca da ileride bir Oflu ile evlenmesi imkansız hale gelir.”

Güle eğlene yürümeye devam ediyoruz. Bu sırada, kuzenimin hiçbir fotoğraf karesi almadığını fark ediyorum. Nereden baksan yarım kiloluk makineyi boynunda taşıyor. Arkadaşa biraz malzeme sunmak lazım. Düşünüyorum düşünüyorum yok! Yeşillikler dışında neyin fotoğrafını çeksin ki? Köyde yüzlercesini çekti zaten. Eskiden kalma birkaç taş ev dışında fotoğraflamaya değer bir şey gelmiyor aklıma. Acaba Uzungöl’e mi çıksak? Şuradan bir dolmuşa el eder, yarım saat-bir saat sonra varırız oraya. Gerçi, orada neyin fotoğrafını çekecek ki? Şayet bir gezi yazarı olsam şöyle tarif ederdim:

Uzungöl, Trabzonun merkezinden 99 km uzaklıkta olan, Of ilçesinin sahilinden dağlara doğru ise yaklaşık 50-60 km yol gidince ulaşabileceğiniz bir doğa cennetidir. Denizden 1090 metre yükseklikte tepelerin arasında, havuz gibi konumlanmış bir göl düşünün. Bu gölün içerisinde, tatlı su balıklarının en lezzetlisi olan alabalık yaşar. Gölün etrafında ise doğa parkı, yeme-içme işletmeleri ve yürüyüş yolları var. Öğleden önce günlük güneşliktir fakat öğleden sonra garip bir sis çöker buraya. Gizemli, huzur verici bir yerdir. Bol bol doğa, bol bol huzur içerir. Evet, özellikle de yıllar önce gezi yazarı olsaydım böyle anlatırdım Uzungöl’ü ancak bugünlerde böyle bir tasvire elim varmaz. Uzungöl, yok olmuş da uzun Arabistan’a dönüşmüş gibi. Gölün etrafındaki kaçak yapılaşmalar ve akın akın gelen Araplar, eski Uzungöl havasından eser bırakmamış durumda. Her yer beton, her yer restoran. Her beton yolda, eşlerini ördek yavrusu gibi peşine takmış Arap erleri ve her restoranda, Afrika’nın savanlarını aratmayan, vahşi yeme-içme sahneleri var. Git bakalım; uyumaya bir otel veya oturmaya bir restoran bulabiliyor musun? Kurnaz esnaf, paranın Araplarda olduğunu fark etmiş; işletme kapasitesini tamamen Araplara rezerve etmiş durumda. En iyisi hiç gitmemek. Boşuna tadımız kaçmasın.

uzungöl-eski-yeni

“Ne düşünüyorsun?”

“Hiç… Gel, deniz kenarına gidelim. Sahildeki yürüyüş yolunu seversin. Hem birkaç fotoğraf karesi de yakalarsın.”

Yönümüzü tekrar sahile çeviriyoruz. Bir yandan da düşünmüyor değilim: Beklentiyi yükselttim ama memleketin her yanında görebileceği, klasik, denizi doldurma usulüyle yapılmış bir sahil yoluna doğru yürüyoruz. Umarım hayal kırıklığı yaşamaz. Sahil yolunu baypas eden alt geçitten geçiyoruz. Biraz sidik kokusu var ama olsun. Ona bakarsak, İstanbul’un en medeni yerleşim bölgelerinden biri olan Kadıköy’de de sabahları sidik kokuları oluyor. Gerçi oradakiler eğlence mekanından çıktıkları vakit, açık tuvalet bulamadıkları için sokaklara işemek zorunda kalıyor ama olsun. Of’ta gece hayatı yok ve tüm cami tuvaletleri sabaha dek açık diye, fazladan ayıplayamayız alt geçit sidikçilerini. Onlar da kamuya açık alanlarda hacet gidermeyi seviyor demek ki.

Karanlık alt geçitten çıkarken mis gibi bir yosun kokusu ve alabildiğine deniz manzarası karşılıyor bizi. Buralarda kanalizasyon kokusu olmaz. Nedenini bilmiyorum ama tahminime göre, kanalizasyonlar derelere; dereler ise denizlere bağlanana kadar akar suyun temizleme gücü, tüm kokuları yok ediyor. Kuzen, fotoğraf makinesinin lensini temizlemeye başlıyor. Güzel bir manzara yakalamış olmalı. Objektifini, dalgalara doğru çeviriyor. İyi yakaladı! Karadeniz’in dalgaları, kıyıları öyle bir döver ki, hayret etmemek mümkün değil. Acaba, denizi doldurduğumuza mı kızıyor da böyle alacaklı gibi kayaları dövüyor?

Ben düşünedurayım, kuzen iyice hareketsiz hale gelip deklanşöre basmak üzere. Dalgaların kayalarla buluşup gök yüzüne doğru köpürdüğü anı yakalamak istiyor. Dikkati dağılmasın diye, hiç ses çıkarmıyor, hiç hareket etmiyorum. Odaklanıyor. Deklanşöre basmak üzere yarım tetik eziyor butonu. Derken, arkamızda birkaç delikanlının aralarındaki tartışması tüm ambiyansı bozuyor.

“Ne bakaysun?”

“Baktum bakaysun bağa, ben de baktum sağa”

“Sen benum kim oldumi biliy misun?”

“Kimsun la?”

“Bakıroğun Saffet”

“Saffet gardaş, bişey mi deduk sağa? Bi yanlişumuz mi oldi?”

“Kes lan sesini”

Pata küte bir gürültü kopuyor. Bu ses, yumruk biçimini almış insan elinin, çarptığı yüzde çıkardığı sestir. Özellikle de beş kişi, bir kişiyi döverken adeta makineli tüfek etkisi yaratıyor. Bakıroğlu Saffet ve kabilesi, saniyeler içerisinde kurbanı paralıyor. Yazık, koltuk altına girip kendisini taşıyacak bir arkadaşı bile olmayan kurban, topallaya topallaya olay yerinden uzaklaşıp canını kurtarmaya çalışıyor. Maalesef kuzenim, bu manzaraya da açıklama bekler:

“Bunlar, Bakıroğlu sülalesinin gençleri. Diğer Oflu gençler gibi, onlar da sporla veya sanatla ilgilenmezler. Akşama kadar buralarda dolaşıp bölgelerini işaretliyorlar. Haklarını yiyemem; işlerinde uzmanlar. Sürüden ayrı kalmış, zayıf bir avı gözlerine kestirdikleri anda harekete geçerler. Yan baktın, düz baktın derken iyi bir stres atarlar”

“Bize neden sataşmıyorlar?”

“İki kişiyiz diye olabilir. Ezkaza birimizi boşladıkları anda suratlarında patlayacak bir yumruk bile onlara fazla gelebilir. Bu riski göze almak istemezler. Onlar, kavgayı değil; kurban dövmeyi severler.”

“Hayda!”

Muhabbet iyi güzel de, köyümüzün önünden geçecek son dolmuş birazdan kalkar. En iyisi, yavaş yavaş dolmuştan yer kapmak. Dalgaları da çekemedik ama neyse. Tekrar kuzenimin koluna giriyorum. Dolmuş durağına doğru yürüyoruz.

“Nereye?”

“Haydi artık, ufaktan köyün yolunu tutalım.”

“Erken değil mi? Güneşin batışını çekseydim bari.”

“Olmaz. Gitmemiz lazım”

“?”

trabzon-of hayrat deresi

Gel de izah et şimdi. Halbuki sabah bir dünya ipucu vermiştim. Anlamıyor. Gerçi, anlasaydı asıl o zaman garip olurdu. Ne bilsin buranın insanı, gerçekten de derelere benzer? Tıpkı denize dökülürken yeri yerinden oynatan derenin, buharlaştıktan sonra sakin rüzgarlarla dağ yolunu tutması gibi, köylüler de çarşıda aylaklık yapmaktan yorgun düşünce, köylerinin yolunu tutarlar. Aşağı inerken olan bitenin aksine, yukarı çıkarken köylüler ve araç sahipleri,  hiç konuşmazlar. Tıpkı yorgun bulutlar gibi. 

Ve bu (bu sahneler), şu an olduğu gibi, her gün tekrar eder Of’ta…

MiskinAdam | Anlatmaya üşenince yazıyorum.

Bu kısa öykü hakkında neler düşünüyorsunuz? Aşağıda kolayca yorum yapabileceğiniz bir alan var. Yorumlarınızı bekliyorum.

8 Yorum “Her Gün Aynı Günü Yaşayan Doğu Karadeniz İnsanı | Trabzon Of’tan Kısa Bir Öykü

  1. Bir zat... Reply

    Reklamın iyisi, kötüsü olmaz😁 Hırçın dalgaların arasında “Ne bakaysın la” seslerini duyumsamayı, deneyimlemeyi faydalı buluyorum 🙂

  2. Esra Reply

    Bu nasıl bir yazı…
    Resmen ofluları…
    Şaka şaka tam da anlattığın gibi bir yer.
    Ama arada aralarında sanattan anlayan insanlar da çıkıyor. Kabuğundan sıyrılan insanlar…
    Bakıyorlar ben buraya ait olamam, burada yaşamak beni mutsuz eder, ayrılıyorlar oftan.
    Ben şahsen sadece köyümü ve doğasını seviyorum. İnsanları çok yorduğundan, sadece selam veriyorum…

    Güzel yazı sevdim.

    1. miskinadam Post author Reply

      Mutlaka öyledir. Her koliden çürük yumurta çıkabileceği gibi, her kolide kabuğunu kırmak için savaşan civcivler olur. Elbette Karadeniz insanını aşağılamak değil niyetim. Bu yazıda, genellikle olumsuz yönlerine mercek tuttum. Başka bir yazıda olumlu yönlerini anlatırım. Kim bilir… Yorum için teşekkür ederim.

    1. miskinadam Post author Reply

      Aziz Nesin tadı verir mi bilmiyorum ama kendisi en sevdiğim yazarlardan olduğu için, ister istemez üslup benzerliği oluyor 🙂 Teşekkür ederim yorum için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni yorumları e-posta aracılığıyla bana bildir. Ayrıca yorum yapmadan da abone olabilirsiniz.

Bu yazı ilgini çekti mi?

Yeni yazılarımı Instagram‘da duyuruyorum. Takip et, iletişimde kalalım ✔️