Hatalı Aidiyet Duygusu ve Beraberindeki Öz Saygı Sorunu | MiskinAdam
KAFA AÇANLAR

Öz Saygı Sorunu: Memleketin veya Mahallen Sana Saygınlık Kazandırmaz!

Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi‘ne itirazım yok. Diğer canlılar gibi, insanların da çeşitli dürtülerle yaşadıklarını biliyorum. Bunlardan biri de aidiyet ihtiyacı. 

Fakat bu aidiyet konusu, zannımca yanlış yorumlanıyor. Yok yok, çok yanlış yorumlanıyor, demeliydim.

Midenizi bulandırma garanti olan bir anımı anlatmadan önce bazı tanımları hatırlayalım istiyorum.

Aidiyet duygusu nedir?

Aidiyet Ne Demek?

İnsanların zorlu doğa koşullarında başarılı olabilmeleri için, içgüdüsel olarak birlik ve beraberlik ihtiyacı hissetmesine aidiyet duygusu diyebiliriz. Bir yere, bir topluluğa veya bir görüşe ait hissetmek sağlıksız değildir. Aksine bir ihtiyaçtır. Bakın, Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi‘ndeki 3. katta aynısı yazıyor zaten.

Maslow-un İhtiyaçlar Hiyerarşisi piramit

Maslow Piramidi

Bu piramidi yorumlamak kolay. İnsan ilk önce en temel ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Piramidin en alt katını inşaatın temeli olarak düşünebilirsiniz. Her bir ihtiyaç sağlıklı bir şekilde giderildiğinde üzerine yeni bir kat atılır. Yani, yeni bir ihtiyaç doğar.

Eğitim düzeyi düşük toplumlarda dördüncü katı inşa edemeyen bireyler, üçüncü katın tuğlalarından çalar.

İşte, konumuz tam da bu: Yeterli öz saygısı olmadığı için, kendi çabasıyla elde etmediği değerlerin gölgesine sığınan insanlar!

Size, tanık olduğum bir olayı anlatayım:

İstanbul’da ikamet ediyorum. Bir gün, doğup büyüdüğüm memleketime, Trabzon’a gezmeye gittim.

Utanç duyduğumdan veya garezim olduğundan değil; çuvaldızı doğru yere batırmak için kendi memleketimden örnekler veriyorum.

“Ofluyum” demekten pek haz etmiyorum çünkü bizim oranın insanı, genellikle, Oflu olmayı bir ayrıcalık (üstünlük) olarak görüyor. Nereli oldukları sorulduğunda, sorunun maksadının ili sorgulamak olduğunu bildikleri halde, “Trabzonluyum” demezler. Hindi gibi göğüs kabartarak “Ofluyum” derler.

Bu yersiz kibrin imzasını memleketin dört bir yanında, duvarlarda, araba arkalarında, olur olmaz yerlerde görebilirisiniz. OFLU şeklinde yazılır.

Tabii bu özellik, sadece hemşehrilerime ait değil. Mahallesiyle, ilçesiyle, iliyle böbürlenen insanları Türkiye’nin her bölgesinde görebilirsiniz. Kasımpaşalısından, Karabayırlısına; Bağcılar çocuklarından, çarşı çocuklarına kadar bir dünya örnek var.

aidiyet ve öz saygı sorunu

Hikayemize dönecek olursak; yolculuğumu tamamlayıp köyüme ulaşmak üzereydim. Sahil yolundan devam ederken Of’un merkezine (çarşıya) uğramam gerekti. Aracımı Turkcell bayisinin önüne park ettim. İşimi halledip arabama döndüğümde hemen aracımın yanına park etmiş başka bir aracın şoför koltuğunda oturmuş bir çocuk ilişti gözüme. Arabacılık oynayan 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Ara sıra kornaya basıyor, kilitli direksiyonun simidini bir sağa bir sola çeviriyormuş gibi mesh ediyordu. Hepimiz çocukken yapmışızdır. Eğlenceli bir oyundur.

Tam onu seyre koyulmuşken çocuğun babası, bir gözüyle elindeki evraklara, diğeriyle önüne bakarak, ağır adımlarla arabanın yanına geldi. Sakince şoför kapısını açtı. Kapının açılmasıyla yüzünü kendisine çeviren oğluna bir tokat patlattı. Belli ki kornaya basılmasından hoşlanmamıştı baba.

Şiddetin her türlüsü üzücüdür ama o tokat, şiddetten daha öte, daha iğrenç, daha rezil  tablonun, iğrenç ellerle atılmış bir fırça darbesi gibiydi.

Adamın eliyle çocuğun yüzünü acıtmış olmasından daha mide bulandırıcı olan; tokadın atılma şekliydi. Size, o tokadı resmedeyim:

Adam, sakin yüz ifadesiyle, sıfır öfkeyle ve tıpkı bir refleks gibi atmıştı o tokadı. Elinin tersiyle, çocuğun yanağını veya başka bir yerini hedef almadan, gelişi güzel, özensiz ve boktan daha değersiz bir nesneyi savuştururcasına vurdu çocuğa. Fiziksel şiddetten fazlası vardı o eylemde. Aşağılama vardı. Değer vermeme vardı. Yobazlık vardı.

Evrimini gerçekleştiremediği halde insan türünden sayılan bir canlı görüyordum.

Ben o tokadı, bir arkadaşıma kısaca tarif ederken “adam, adeta çocuğa çifte attı” demiştim.

Çifteyi bilirsiniz. Toynakları olan hayvanların, bazen kendini savunması, bazen de nedeni belirsiz bir refleksle arka ayaklarından biriyle veya ikisiyle aynı anda hedefe tekme atmasıdır.

Sığırdan süt sağanlar bilir. Bazen sığırlar, alışık oldukları sağılma işlemi sırasında, ortada bir tehdit olmasa bile, arka ayağıyla bir refleks gösterir ve süt kovasını devirirler. Bu adamın attığı tokat, tıpkı bir sığırın nedensiz yere süt kovasını devirmesi gibiydi. Planlı bir eylem değildi. Estetik veya özenilmiş bir darbe değildi. Adeta sığır refleksiydi.

sığır tekmesi çifte

Adam, arka camına “OFLU” yazdırttığı arabasına bindi ve gittiler. Bu noktada geniş bir genelleme yapmıyorum. Sadece bu adam üzerindeki analizimi paylaşıyorum:

Tahmin ediyorun ki, bedensel ve zihinsel kabiliyeti  sığırdan çok daha işlevsel olan bir insan canlısı, tıpkı bir sığır gibi refleks gösteriyorsa, toplumun saygısını kazanma konusunda da bir sığırdan fazlasına sahip değildir.

Tam da bu nedenle arabasının arkasında, bir tür saygınlık unsuru olarak gördüğü “OFLU” imzasını taşıyor olabilir. Saygıya aç kişiliğini bu yöntemle tatmin ediyor olabilir. Dört harfli bir sembol ile değer yarattığını zannediyor olabilir.

Hadi diyelim Oflu olmak, gerçekten saygıyı hak eden bir durum olsaydı bile, bireyin kendi çabasıyla veya tercihleriyle elde edilmiş bir değer olmadığı için, böyle bir değerin gölgesine sığınmak, aşağılık kompleksinden fazlası olamazdı.

Kendi tercihleriyle, kendi çalışmalarıyla, kendi karakteriyle etrafındakilerin saygısını kazanan insanların, bu tür sembollere ihtiyaç duymadığını biliyorum; görüyorum.

Öte yandan, gelişim sürecinde geride kalıp çevresinden saygı göremeyen insanların, bu boşluğu doldurmak için kendisine ait olmayan değerlere, kuvvetli bir aidiyet duyduğunu da biliyorum; görüyorum.

Buna da “yapay saygınlık” diyorum.

Tıpkı arabasının camına, sosyal medya profil fotoğrafının üzerine veya alakasız olabilecek her yere kütüğünü yazanlar gibi.

Tıpkı, hiçbir kriteri olmayan bir grubun üyesi olup o gruba ait sembolleri üzerinde taşımak gibi.

Tıpkı, saygı gören birinin akrabası olmayı her fırsatta dile getirince o kişinin değerlerini kendine mal etmek gibi. Öyle zannetmek gibi.

Tıpkı makam sahibi birinin, makama gösterilen saygıyı kendine mal etmesi gibi.

Say say bitmez…

Saygı görmek, her insanın ihtiyaç duyduğu bir olgudur ve makul olanı, kişilik özelliklerine yöneltilmiş saygıdır.

Makul olanı, makul yöntemlerle elde edemeyen insanlar, yapay yöntemlere başvurarak kendilerini deşifre ederler. Esasen “ben, saygı duyulacak bir kişiliğe sahip değilim” demiş olurlar. “Benim, kendime bile saygım yok” demiş olurlar.

Siz ne dersiniz?

Yorumlarınızı bekliyorum.

MiskinAdam | Bazen anlatmaya üşeniyorum. Bu yüzden yazıyorum. 

15 Yorum “Öz Saygı Sorunu: Memleketin veya Mahallen Sana Saygınlık Kazandırmaz!

  1. Ayhan KORKMAZ Reply

    Hangi kitaptaydı tam hatırlamıyorum, seçemediğimiz şeyle övünemeyiz diyordu. Aslında çok önemli bir tespit. Bizim tercihimiz ile seçmediğimiz ve bir etken olamadığımız durumla övünmek çok yanlış.

    1. miskinadam Post author Reply

      Güzel tanımlamaymış: Seçemediğimiz şeyle övünemeyiz. Tam da bundan bahsetmek istemiştim.

  2. Kemal Can Reply

    Acaba Avrupa’da veya Amerika’da Türkiye’ye oranla durum nasıl acaba merak ettim. Bunun bence sosyolojik temelleri araştırılmalı. Bu bizim toplumun genelinde var. Öz saygısı olmayan öz sevgisi yitik bireyler bu unsurlara sırtını dayayabiliyor. Bence saygınlık bireyin kendisinde olmalı. Bireyin içinde olmalı. Birey kendisine saygı duymalı. Kendisini sevmeli. Diğer insanların size saygı göstermesi beklemek bence insanın kendisine gösteremediği saygınlığın eksikliğini kapatmaya yönelik bir beklenti.

    1. miskinadam Post author Reply

      Her kelimenize katılıyorum ve bu konudaki sosyolojik araştırmaları da merak ediyorum. Benimkisi sosyolojik bir gözlem, diyelim. Bilimsel bir dayanağı yok. Yorum sadece… Bir de bilimin neler dediğine bakmak lazım.

  3. Can Reply

    Dürüst olmak gerekirse İzmir’li olmamla hep övünmüşümdür ama yazını okuduğumda yanlış düşünceye sahip olduğumu farkettim. Teşekkür ederim 🤚🏽

  4. Mustafa Yavuz Gülbiraz Reply

    instagram hikayelerinde gezinirken hatta takip ettiğim birinin erzurumluluğuyla övündüğü bir storyden sonra ve tek bu şekilde düşünenin ben olduğunu sanarken yazınız karşıma çıktı. tek kelimeyle muhteşem. çok güzel açıklamışsınız.

    1. miskinadam Post author Reply

      Her yazar gibi ben de birilerinin duygularına ortak olabildiğim zaman çok mutlu oluyorum. Geri bildiriminiz gerçekten çok kıymetli benim için. Teşekkür ederim.

  5. Pınar kırbarç Reply

    Futbol takımı taraftarlıkları, partizanlık, sosyal medya paylaşımları bu dile getirdiğiniz kadrajdan daha mı farklı? Hepsinin altında hep aynı şey var… Ama daha da derininde yetersiz eğitim, bazen ekonomik yetersizlikler, ve çoğu zamanda özendirilmiş hayatlara dair vitrin kimlikleri o hayatın felsefesini anlayabilmekten çok uzak mış gibi üzerine giyip eksik kişilikleri tamamlamaya çalışıyorlar… Çoklar…

    1. miskinadam Post author Reply

      Kesinlikle 👏🏻 Özellikle toplumun eğitim kalitesine yoruyorum bu durunları. Eğitimden kastım da illa akademik eğitim değil. Kişinin kendisini geliştirmesi de bir eğitimdir. Kitap okumak da bir eğitimdir. Öyle ki koyunlarını beklerken okuduğu kitaplar sayesinde kabuğunu kıran çokça insanın hayat hikayesine tanık olduk.

  6. Erdağ Gürocak Reply

    Yazınızdaki görüşlerinize tamamen katılıyorum. Çok güzel yazmışsınız, teşekkür ederim. Umarım toplumda bahsettiğiniz durumda olan kişilere ulaşır ve onların kendi durumlarını farketmelerini sağlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yeni yorumları e-posta aracılığıyla bana bildir. Ayrıca yorum yapmadan da abone olabilirsiniz.

Bu yazı ilgini çekti mi?

Yeni yazılarımı Instagram‘da duyuruyorum. Takip et, iletişimde kalalım ✔️